Nihayet Dergisi-Söyleşi-Merve Akbaş

 

Ceviz Ağacı Türkiye gündemiyle doğrudan ilintili bir film. Zaten şiddet gören kadınlara adıyorsunuz filmi. Bu bağlamdan hareket ederek hikâyenin ortaya çıkışını biraz anlatır mısınız?

Bir filmi tasarlarken sosyal ya da toplumsal bir meseleye parmak basayım ve ona karşı protest bir tavır geliştireyim şeklinde bir yaklaşıma girmiyorum. İnsanı anlamaya, onun çevresiyle olan ilişkisini irdelemeye çalışıyorum. Bu bağlamda Türkiye’de yaşayan bir sanatçının temel probleminin ne olduğunu düşündüm. Bizim sanatçılarımız temel olarak kendini ifade edememenin yanında, özüyle kurduğu ilişkiyi tam olarak eserlerinde de yansıtamama gibi sorunları var. Türkiye’nin sanatçısı, kendi gerçekliği gibi naif bir. Doğuştan yaralı, ürkek, çaresiz, pasif ve dezavantajlı… Üstelik kendini var etmek için ekonomik anlamda da, psikolojik anlamda da toplumla ciddi bir mücadeleye girmesi gerekiyor. Ülkemizde edebiyat ya da sinema, hatta güzel sanatlar fakültelerinden mezun olanların çoğu kendi işlerini hakkıyla yapmanın yanısıra ekonomik mücadele de vermek durumunda kalıyor. Tüm bunların yanında toplumda son dönemde artan kadına şiddet olaylarını ve ona karşı geliştirilemeyen tepkiyi ve sineye çekmeyi düşündüğümde ve biraz daha geriye giderek aynı sessizliğin miras kaldığı olaylardan biri olan darbe dönemini düşündüğümde Ceviz Ağacı filminin ana uğrak noktaları ve özellikle baş karakter Hayati ortaya çıktı. Henüz altı yaşındayken babasını trajik bir şekilde kaybetmesi, annenin baba rolünü de çalarak dominant bir karaktere dönüşmesi onu daha zayıf, daha korkak ve ürkek biri haline getiriyor. Hayati’yi özellikle her konuda pasif hale getirmeye çalıştım. Hem ruhen hem de fizyolojik olarak. Ha bir de bu düşünme karalama döneminde Varlık Yayınları’ndan çıkan Edebiyatta Caniler kitabını okumuştum. O kitaptaki bir cinayet de beni çok etkilemişti. O cinayette karısını öldüren adam yerine kendi hikayemde karısını öldürmemesine rağmen bununla itham  edilen pasif bir karakter ne yapar diye düşününce çok daha farklı ve derin noktalara temas etme şansı elde ettim.

Ceviz ağacı, intihar eden babası ve Hayati bir yanda, Necip Fazıl’ın İncir Ağacı başka bir yanda. Aralarında bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Peki nasıl bir bağ var? Bir Adam Yaratmak’takinin aksine Hayati, ceviz ağacını yaşatmak için elinden geleni yapıyor. Bu bir tersten okuma mı?

Tersten okumaları severim. Örneğin bir Yusuf-Züleyha hikâyesi olan ilk filmim Üç Yol‘da da bu tür bir bakış açısı vardı. Kardeşleri tarafından kuyuya atılmak istenen bir Yusuf’u değil, bizzat kendisini kuyuya atmak isteyen bir Yusuf vardı orada. Bir Adam Yaratmak’ı düşündüğümde, Hüsrev’in aksine Hayati’yi deliren ve hastalanan bir karakter çizme yerine varoluşunu gerçekleştiren ve gitmek istediği yere yaklaşan bir karakter olarak görmek istedim. Bir de Çehov’un ‘Bir romanda tüfek görüldüyse o mutlaka bir yerde patlar’ önermesini de yıkmak için klasik hikaye anlatımında olması gereken ve oyunda da kesilen İncir ağacı doruk noktasının aksine ben Ceviz Ağacı’nı kestirmedim. Kolay kabul edilmese de hatta bazen aptallık gibi görülse de bütün suçları kabul eden ve kendini kurban eden bir sonuca doğru gitti Hayati’nin yazgısı. Final ile ilgili bu kararı vermek çok kolay olmadı tabi. Defalarca git gel yaşadık. Yabancı ortak yapımcılarla görüştüğümüzde de finale ciddi tepki gösteriyorlardı. Hayati’nin suçsuzken kendini feda etmesi onlara anlamsız geliyordu. Tabi bu hakikaten batılı bir zihnin kabul edebileceği bir şey değil. Yani, işlemediğin bir cinayeti üstleniyorsun ve belki de uzun yıllar içeride kalacaksın. Ben de diyorum ki niye içeride kalsın? Hayati’nin içerde kalmakla ilgili bir meselesi yok. Yönetmenin de yok. Onun tanık olup da ses çıkarmadıklarından dolayı kendini yargılama/cezalandırma isteği var. Sonuçta gerçek ortaya çıkacak tabi ama bizim meselemiz katilin kim maktulün kim olduğu değil ki? O hukukun işi ama maalesef orda da arpa boyu ilerleme sağlayabilmiş değil. Sanatın sorusu başka? Neden Hayati ya da hepimiz böyleyiz? Nasıl olacak da bir çıkış yolu bulacağız? Tabi ki net bir adres vermez sanat ama senin kendinle yüzleşmen sonucu doğru adresi bulmana yardımcı olur gidip gitmemek sana kalmış.

 

Filmin çalışmaları kaç yıl sürdü? Senaryo nasıl yazıldı?

Aslında ilk Tretmanı 2015’te yazdım. O yıl senaryo geliştirme desteği aldım.  Gerçek anlamda ise senaryo 2018’de bitti. Bir çok arkadaştan destek aldım tabi.  Hem hikâye geliştirme noktasında hem de diyalog konusunda… Ümit Cihan Canpolat, Belkıs Bayrak ve eşim Esra Kartal’dan destek aldım.
Esas itibariyle de senaryoyu Ankara’daki iki yazar arkadaşımla Abdullah Ataşçı ve Beşir Sevim ile bağladık. Eylül 2018’de de çekimlere başladık. 2019’un sonunda ise post-prodüksiyonu bitirdik. Ardından Venedik film Festivali’nde Short List’e kaldı film. Berlin ve Cannes’ın market gösterimlerinden sonra festival yolculuğu başladı ama malum pandemi her şeyi kitlediği gibi filmin daha iyi yerlerde görünmesine fırsat tanımadı. Buna rağmen bugüne kadar 13 büyük ödül aldı. Çok iyi eleştiri ve değerlendirme yazıları kaleme alındı.

Filmi izlerken beni en çok etkileyen meseleye farklı gözlerden bakabiliyor olmamızdı. Şiddetin farklı boyutlarıyla yüzleştik. Bu çarpıklığı nasıl okumak lazım?

Ben dışarıdan verili bir öğretinin izinde gitmeyi çok kolaycı ve pragmatik bir yaklaşım olarak görüyorum. Kieslowki’ye bakalım mesala. Yahudiliğin çok kutsal addetteği ve Tevrat’taki on emirden biri olan ‘Hırsızlık yapmayacaksın’ üzerine film siparişi alıyor. Nasıl bir hikaye kuruyor Kieslowski?  Bir anne kendi çocuğunu kaçırmak durumunda kalıyor ve siz neredeyse ya bazen hırsızlık da hoş görülebilir. Filmin yapımcıları, dağıtımcıları da gelip şunu söylemiyorlar, “Sen aslında hırsızlığı öven bir şey yaptın.”  Çünkü biz bu filmin içerisinde hırsızlığın ne kadar büyük ve önemli bir mesele olduğunu teşhis ediyoruz. Sanatçı, herkesin farklı boyutlarda anlam ve yorum çıkarabildiği noktalarda büyük bir iş yapmış olur. Hırsızlık yapmamamız gerektiği zaten kutsal kitaplarda geçer. Birebir bunun hikâyesini anlatmaya çalıştığımızda kopyanın kopyasını yaparız.  Sanat, bir meseleyi o güne kadar bakmadığımız bir pencereden bize gösterir. O yüzden kadına şiddeti de doğru anlayacağımız yer, aslında bu şiddeti  kimin yaptığından çok bizzat şiddetin anatomisini görmeye çalıştığımız yer olmalı. Cinslerle ilgili bir mesele değil bu bence. Tamamiyle beşer ve insanoğlunun yaratılışına ve içindeki şeytani-kötülük duygusu ile ilintili bir mesele bu.  Bundan zarar gören erkek de olabilir kadın da ya da bizzat şahsın öz benliği de.  Hayvan da olabilir, bitki de, toprak da… Benim filmde bu meseleyi taşımak istediğim yer  ‘Bir varlığın kendini herhangi bir sebeple diğerinden güçlü ve büyük görmesi sonucu diğerini ya da zayıf olanı neden ezdiği… Bu bağlamdan baktığınızda kasabadaki en büyük şiddet  toplum tarafından Hayati’ye yapılıyor. Karısının kendine ait haklı bir çok nedeni var. Hatta zaman zaman Hayati’nin yaşadıklarını tümüyle hak ettiği düşüncesi beliriyor seyircide. Çünkü sorumluluklarını yerine getirmiyor/getiremiyor. Bunun sonucuna da katlanmalı değil mi?

İstanbul’a gitmek için söz verip tutmaması gibi…

Hayati, annesinden kurtulmak istiyor aslında,  Hakikatle de yüzleşmek istiyor. Babasının hikâyesini ve intihar sebebini öğrenmek istiyor. Annesinin karakterini zaten saç taratmasında, ağacı kestirmek istemesinde görüyoruz. Hayati üzerinde bir babadan daha fazla otorite ve baskı kurduğunu anlıyoruz. Hayati’yi evlenmeye zorlayan da kendisi. Yoksa Hayati başkasına da hayatı zehir etmek isteyecek bir adam değil.

Hayati, ödüllü ilk kitabının arkasından üretimi sekteye uğrayan biri. Yaprak da kötü resimler yapan, tam olarak tarzını bulamamış bir ressam. İkisinin benzer özellikleri olmasına rağmen aynı hayatın içinde yer alamıyorlar. Buradan sıyrılmak için harekete geçen yaprak ve durumu olduğu gibi kabullenen Hayati. Bize iyiyi ve kötüyü mü oynuyorlar?

Hayati, Türkiye sanatçısını imgeliyor. Bir nevi Tutunamayanlar’daki Selim Işık. Öğrencilerine de o kitaptan alıntılar yazdırıyor. Okuduğu kitaplardan karakteri ile ilgili bir çıkarsama yapabiliyoruz. Her yönüyle engellenmiş, sınırlanmış bir dünya var önümüzde, Hayati ile ilgili. Buna rağmen mutlak anlamda hep iyinin, doğrunun peşinde gidiyor. Yazdıklarını da kendine yakıştıramayıp çiziyor atıyor. Tekar başlıyor vb. Büyük bir yaratım problem ile karşı karşıya. Cinsel ve fizyolojik olarak da böyle . Yaprak ise daha işe ve başarıya odaklı bir yapıya sahip. Hayati babadan gelen acı miras yüzünden, kendi naif, pısırık ve silik kişiliği yüzünden ve geçmişteki mutsuz bir aşk tecrübesine rağmen bütün eksik parçalarına rağmen yürümeye ve yaratmaya çalışıyor. Yaprak ise bir mükemmeliyetin peşinde. Bunun hakiki anlamda sanatla ilişkisinin olması kendisi için de aslında çok önemli değil. Sonuç önemli onun için. Ama gerçek sanatçı, Türkiye’nin gerçek sanatçısı, bunun peşinde olamaz. Yani tribüne, rating’e, popülariteye, seyirciye oynayamaz.

Hayati’nin işlemediği bir cinayeti üstlenmesi bunca zaman konuşamayan bir adamın haykırması gibi mi yorumlanmalı? Veya babasının cezasını mı çektiriyor kendisine?

İkisini de söylemek mümkün. Filmin başlangıç sahnesinde Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken’i ve Hayati’nin filmin sonundaki suçlamaları kabul eden kararında Kafka’nın Dava’daki finaline tanık oluyoruz. Dava’da Josef K. meyle suçlandığını bilmeyen bir karakter. Tek çıkışı ise suçu üstlenmek oluyor. Korkuyu Beklerken’de baş karakterimiz kendisine gelen mektupların kendisi tarafından yazıldığını kabul etmek zorunda kalıyor. Zira ne polis ne başkası kimin yolladığını bulamıyor mektupları. Hayati de suçu üstlenerek o kasabanın, o erkeklerin ortaya koyduğu kültürel, eril iktidarın ya da gücün kurduğu oyunda piyon olarak yer almak istemediğini gösterdiği pasif direnişle söylüyor. Bir yandan da “babamın intihar ettiği gibi intihar etmemi istiyorsunuz ya, ben onu da yapmıyorum’ diyerek hepimizin film boyunca beklediği patlayan tüfek arzusunu da boşa çıkarıyor.  Rüya-Gerçeklik arasındaki bir alana giderek hem babasının rolüne hem kendi çocukluk rolüne girip ikisiyle de yüzleştiği gerçeküstü bir sahne var finale doğru. İp orda kopuyor işte. Babanın yazgısı ona yeni bir çıkış ipi oluyor yaşadığı her şeyden pasif bir şekilde intikam almak ve en önemlisi tıpkı babasının kendisine miras bıraktığı gibi cinayete karşı sessiz kalmanın bedelini  büyük bir vicdan azabıyla ödemek. Serap ile yaptığı cezaevi görüşmesinde bütün meseleler tek tek dökülüyor zaten.  Öldürülen kişinin karısı olmadığını da anlıyoruz ve Hayati’nin neden başkasına ait bir cinayet suçunu üstlendiğini de anlıyoruz. Charles Baudelaire’in Albatros şiirine gönderme yaparak, çirkin de olsa kendi kanatlarıyla uçmayı ilk defa denediğini itiraf ediyor. Hem nasıl bir uçuş. Kimsenin kolay kolay yakalayamayacağı bir uçuş. Hepimizin tanık olduğumuz cinayetler karşısında en azından vicdanımızı biraz olsun teskin edebilmek için cesaret gösterebileceğimiz minik bir reçete. Yepyeni bir roman yazarak, kendi asıl görevi olan hikâyeleri yazarak, hem toplumsal hem de bireysel anlamda babasına karşı vazifesini yerine getirmiş oluyor. Ceviz Ağacı’nın da bu umutla yeşerdiği final sahnesinde Serap Hayati’nin içerde iken yazdığı romandan bir bölüm okuyor. Filmi de özetleyen bu bölümü ben Srebrenitsa annesi, Hatice Annemizin hayatından esinlenerek kaleme almıştım. Bir katliama şahit olurken, gösterdiğimiz tepki, en azından susmayışımız bizim kim olduğumuzu ve nereye doğru gideceğimizi gösteren en büyük işaret olsa gerek. Nitekim Peygambe efendimizin hadisinin işaret etmek istediği manalardan biri de bu olsa gerek. Hayati bir aydın olarak yapması gerekeni toplum adına, toplumun bütün günahlarına rağmen yapıyor. Kendini İsa gibi kurban ediyor bir anlamda. Batılı yapımcıların anlamak istemedikleri yer burasıydı ama filmimiz New York’tan, Londra’dan, Torino’dan, Nepal’den burada İzmir’den en iyi film ödülleri ile döndü. En azından bu meselinin, farklı boyutlarla da olsa dünyanın farklı seyircisine geçtiğini gösteren küçük bir işaret olarak kabul edilebilir bu ödüller ve hakkında yazılanlar.

Yapım sürecinin ardından neler yaşadınız. Filmin pandemiye denk gelmesi sizi zorladı mı?
Ceviz Ağacı’nın pandemiye denk gelmesi üzücü oldu. Festivallerde sınırlı veya online gösterimler oldu pandemi nedeniyle. Ama iyi jüriler tarafından seçilmiş olması onur verici. Festivallerin küçüldüğü, ertelendiği bir ortamda 13 ödül aldı film. Bu ciddi bir başarı. Biz filmi TRT ortak yapımı ve Kültür Bakanlığı desteğiyle yaptık. Göynük halkı, Kaymakamı Ahmet bey, Erpiliç’in sahibi Ali bey ve Bolu Vali’liğinin çekim sürecinde destekleri oldu. Çekimlerden hemen önce senaryoyu İran’a göndermiştim. Farabi Sinema kurumun tarafından beğenilip desteklenme kararı çıktı. Post-Prodüksiyon hizmet desteği aldım. İranlı sanatçılarla çalışma imkânı buldum.  Orada yüksek lisans yaptığım için söz konusu sanatçıların bir çoğunu tanıyordum zaten. İyi ilişkilerim vardı. Çok değerli isimlerle önemli bir post-prodüksiyon ekibi kurduk. Kurgu, Müzik, Ses tasarımı, Görsel Effekt ve Dcp son kopya… orada yapıldı. Yine görüntü yönetmenliği anlamında da Vedat Özdemir’in başarısı ve ses operatörümüz Mustafa Bölükbaşı’nın da başarısı ortada. Bu anlamda hem Türkiye teknik ekibi hem de İran’daki post produksiyon ekibi çok başarılı bir iş ortaya çıkardı. Oyuncularımız Serdar Orçin, Sezen Akbaşoğulları, Mert Yavuzcan, Kübra Kip de gerçekten bu başarıda ciddi bir paya sahibi oldular. Bütün film ekibine ve katkı sunanlara buradan teşekkür etmek isterim.

Şu an üzerinde çalıştığınız yeni bir proje var mı?

Evet, üzerinde yeni çalıştığım bir proje var. Önceki çalışmalarımdan biraz daha farklı. Sosyal boyutu biraz daha ön planda olacak bir proje. Savaşlardan ve çatışmalardan en fazla yara alan çocukların akıbeti ile ilgili farklı hikayelerin paralel bir kurgu ile akacağı değişik bir kurgu anlayışında şekillenen bir hikaye. Tretmanı ve ilk draftı hazır. Geliştirme için Sinema Genel Müdürlüğü ve Trt 12 Punto’ya başvurduk. Destek almadı maalesef ama üzerinde çalışmaya devam ediyoruz. Senaryo bittiğinde yapım için yeniden başvurularda bulunacağız. Bildiğiniz gibi fonlar ve film yapım destekleri olmadan, meselesi para  kazanmak dışında başka bir yaraya dokunan filmleri, kitapları, resimleri genel olarak sanat eserlerini ortaya çıkarmak pek mümkün olmuyor. Acı da olsa durumumuz bu maalesef. Teşekkürler…

You May Also Like

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.